PAYLAŞ

Türkiye’de kayağın ilk başladığı yer Uludağ… Bir zamanlar katır sırtında ya da saatlerce yürüyerek çıkılıyordu Uludağ’a… Eskiden Türkiye cimnastik şampiyonu ve iyi bir kayakçı olan ve halen de fırsat buldukça kayak yapan 90 yaşındaki eski milli atlet Adnan Erden, bundan 60 yıl önce Uludağ’a nasıl çıktıklarını, o dönemler kayağın ne gibi zor koşullarda yapıldığını Hürriyet Seyahat’e yazdı.

İşte eskinin Uludağ’ı…

Sene 1943… Uludağ’a kayak için ilk çıkışım. Arkadaşım Basri Kapan’ın teşvikiyle niyetlendim dağa çıkmaya. Kayak malzemelerimizi İstanbul Dağcılık Kulübü’nden temin etmiştik. Kayaklar tahta ,bağlamaları ise ayrı bir problem… Şimdi küçük bir zorlamayla ayaktan çıkan kayaklar, o zaman çıkmazdı… Ayakkabılara gelince, çorçil yani asker postalı bozmasıydı. Kar suyunu çekmemesi için domuz yağı sürerdik. Giyeceklerimiz ise sormayın bile… Sırt çantalarımızı ise Galatasaray Lisesi’nin İzcilik Kulübü’nden almıştık. Çantalarda ne mi vardı? Çamaşırlarımız, ilaç olarak ultraseptil, düdük, konyak… Maceramız İstanbul’dan vapurla Yalova ve küçük otobüsle Bursa’ya hareketle başladı. Gece Eski Kaplıca’da kaldık. Sabah erkenden, kayaklar omzumuzda, çantalar sırtımızda yola koyulduk. Yürüyerek tırmanacaktık dağı. Zira vasıtalar çıkamazdı kışın.

Yolumuz Kara Belen üzerinden Kirazlı Yayla’ya… Karlı yollar başlıyordu. Kayaklarımızı taktık. Grup yola koyuldu. Hamallara rastlamıştık. Sırtlarında otel ve kayakevi için erzak ve gerekli malzemeleri taşıyorlardı. Onlara ayak uydurmakta zorlanıyorduk. Ne de olsa dağ adamları…Kayak evi görünmüştü nihayet. İçeri girebilmek için kar merdivenden indik kapıya. Kar çoktu ve kapı karda kayboluyordu. İçeri girdiğimizde çabuk kaynaştık bizden evvel gelenlerle.. Nede olsa aynı atmosferin gençleri; talebeler.. Bulunduğumuz salon ortadaki büyük bir soba ile ısınıyordu. Orada oturur, hep beraber kelime oyunu oynardık: Dışarıya bir arkadaş çıkar, içerdekiler aklından bir kelime tutar, bu kelime ile ilgili bir şeyler söylenir. Mesela ‘tavla’ kelimesi için; “Kırılır, kapısız olmaz, pul gerekir… Mümkün olduğu kadar arkadaşımızı zorlamaya, şaşırtmaya çalışır, eğlenirdik.

Romantik günler

Gece ranzalarda yatardık. Yemekler de fena değildi. Masaya karavana ile gelir, servisi tabaklarımıza kendimiz yapardık. “Yarasın” der sofradan kalkardık. Sabah kahvaltıdan sonra hazırlık faslı… Önce kayakları kar tutmaması içim vakslardık. Sobanın etrafında vaksı yaymak için yumuşamasını bekler, avuç içi ile dağıtırdık. Avucumuz kabarırdı. ‘Karsapanı’nı çabuk kavradım. Öyle ki bir gün sonra gelen İstanbul Kız Lisesi talebelerine hocalık bile yaptım. Başlarında hocaları Selma Hanım (Erkek Selma) vardı. Bizlere uymuşlar, tam bir beraberlik içinde dağın tadını çıkarmıştık. Bazı günler hep beraber Uludağ’ın zirvelerinden Fatin’e tırmanır, ‘Cennetkaya’ya kadar kayar, orada mola verir, şarkılarla vakit geçirdik. Romantik günlerdi.

Bir gün çok sis vardı. Birbirimizden ayrılmadan, düdüklerimizi çalarak, yavaş yavaş kayarak otele inmiştik. Meteoroloji’de vazifeli, dağı çok iyi tanıyan Ekrem Bey, Beceren pistinin üst tarafındaki yerine gitmeye kalktı. Bütün ısrarlara rağmen otelden ayrıldı. Bir müddet sonra kaybolduğu anlaşıldı. Otel personelinden bir ekip Ekrem Bey’i aramaya gitti. Mehmet’i (Beceren) o zaman tanıdım. Dikkatimi çekmişti. Kim derdi ki dağın tarihini yazacak diye… Dağı dağ yapan rahmetli Mehmet… Uludağ’ı Türkiye’ye tanıtan Mehmet… Dağa verdiği hizmetleri bilenler bilir ve hiç unutmaz… Ekip Ekrem Bey’i bir çalı dibinde donmak üzere iken bulmuş… Bir zamanlar Hayat mecmuasında tefrika olarak yayınlanan ‘Karlı Dağdaki Aşk’ romanının gerçek kahramanı…

Kayağın boyu 2 metre 5 santimdi

Uludağ’da çok güzel günlerim oldu. Zirveye tırmanmaya bile kalktık. Gençlik işte… Çivili ayakkabı, birbirimizi icabında kurtaracak bağlantı ipleri gibi dağ malzemesi olmadan… Tabi yarı yoldan döndük. Bir günde Sarı Alan-Bakacak turumuz oldu. Bursa Ovası ayaklarımızın altındaydı. ‘Bana korkunç gelmişti’ diye hatırlıyorum kayaları. Fazla yaklaşmamıştık kenara. Kayaklar tahta. Elastikiyetleri yok. Düşen çukurunu kapatmak mecburiyetinde. Usul böyleydi. Zira arkadan gelenin kayağı çukura saplanabilirdi. İki defa kayak kırdım. Birisi çukura saplanarak, hocam Zeki Tamer’e (Et yemez) aitti. Diğerini ise inerken kara saplanarak kırdım… Kayağın boyu 2 metre 5 santimdi. O zamanlarda ideal kayak ölçüsü kolunuzu yukarıya doğru uzattığımızda, elinizin, parmak ucuna kadar olmalıydı. Bu günün ise tam aksi…

Unutamadığımız Uludağ…

Bursalı arkadaşların zorlamasıyla bir gün Bursa Bölge Kayak Yarışı’na katıldık. Kayak ajanı top sakallı biriydi. Üç kişinin arasında birinci olmaktansa yirmi kişinin arasında birinci olmak çok daha onur verici olacaktı onlarca. Amma hesap tutmadı. Birinci bizden Salih, ikinci de ben olmuştum… Yarış deyince… Erdal İnönü , Asım Kurt’la (Eski Futbolcu ve Kayak Federasyonu Bakanı) beraber Kuşaklı’ya çıkar beraber kayarlardı. Bir spor mecmuasında görmüştüm kayak yarış neticelerini. Erdal İnönü ikinci gelmiş, altına not düşülmüştü: “İştirak eden 2 kişi.” Herhalde işin esprisiydi… Bir de Fatin’den Büyük Otel’in alt tarafında ormanda biten iniş müsabakasına katılmıştım… Bitişte çöküp kalmış, ayağa kalkamamış. kesilmiştim. Sisli havalarda eski otelin önündeki kampanayı çalarlar, sese göre kayakçılar yönlerini tayin ederdi… zaten sisli havalarda da pek uzaklaşılmazdı….

Hoş o günlerde kayak sporu mu yapardık yoksa dağcılık mı? Bir saat 1 saat tırmanır 5 dakika kayardık. Hudayinabit (kendi kendine) kayak kaymayı öğreniyorduk… Sonra oteller arttı. Banyolu odaları, oturma ve yemek salonları, kusursuz hizmetleri ile mükemmeldi. Buz gibi sularla yıkandığımız, ranzalarda yattığımız, sobalarla ısındığımız günler çok arkada kalmıştı… Dağ teleskilere, telesiyejlere kavuştu. Gerçek kayak sporuna yeni imkânlar doğdu. Lâkin plansız bir gelişme, ilerisi düşünülmeden bir yerleşim oldu. Eskiden şimdiki otellerin bulunduğu yerlerde kayabiliyorduk. Yurt dışında gördüğüm kayak merkezlerinde, oteller düzlükte ve dağda da teleski, telesiyej dışında hiç bir şey göremezsiniz.

Tüm bu yeni imkanlara rağmen dağda ki o eski günlerimizin havasını arıyoruz, anıyoruz… Hep beraber eğlendiğimiz, hep beraber oynadığımız, hep beraber şarkılar söylediğimiz günlerimizi…Kartalkaya’da, Erciyes’te, Palandöken’de, Ilgaz’da, Sarıkamış’ta, Amerika’da, Fransa’da, Avusturya’da, Romanya’da, Bulgaristan’da kayak yaptığımız günler de oldu. Ama temelimiz hep Uludağ’dı ve hep de öyle kalacak… Unutmadığımız, unutamadığımız Uludağ…

Kaynak: Adnan ERDEN

BİR CEVAP BIRAK

Yorumunuzu girin
Adınızı buraya yazın